Acıdan Acımasızlığa: Çocukların suça sürüklenmesi ve ağır cezalar üzerine

(Yazar: Klinik Psikolog Sinem Deniz)

Yakın zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Adalet Komisyonu, Çocuk Koruma Kanunu'nda değişiklik öngören bir kanun teklifini kabul ederek Genel Kurul gündemine taşıdı. Bu düzenlemeler, "Suça sürüklenen çocuk" kavramının yerine "adli süreçteki çocuk" ifadesinin getirilmesi, 15-18 yaş grubundaki çocuklar için bazı suçlarda hapis cezalarının artırılması ve müebbet hapis cezasının önünün açılması gibi değişiklikleri içeriyor. Çocuklar için cezaların ağırlaştırılması konuşulurken, bir çocuğun ele geçirdiği ateşli silahı gerekli özenle saklamayan yetişkinlere de hapis cezası öngörülüyor. 

Peki bu düzenlemeler çocukluk tanımı, suça sürüklenen çocuk yaklaşımı ve çocuk adalet sisteminin dayandığı ilkelere dair bireysel ve toplumsal düzeyde nasıl değişiklikler öneriyor? 

“Suça Sürüklenen Çocuk” kavramı nedir? 

Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi ve Çocuk Koruma Kanunu'nda, 18 yaşını doldurmamış herkes çocuk olarak kabul edilmektedir. Bu doğrultuda 2005 yılında yürürlüğe giren Çocuk Koruma Kanunu, çocuk adalet sistemine "suça sürüklenen çocuk" kavramını kazandırmıştır. Bu kavram, çocuğun suçla ilişkisinin yalnızca bireysel sorumluluk üzerinden değil; ihmal, istismar, yoksulluk, eğitimden kopma ve toplumsal eşitsizlikler gibi risk etmenleriyle birlikte değerlendirilmesi anlamını taşır. Bu nedenle çocuk adalet sistemi, çocuğu yalnızca fail olarak değil; korunması, rehabilite edilmesi ve yeniden topluma kazandırılması gereken gelişimini sürdüren bir özne olarak ele alır.  

Bir çocuk suça nasıl karışır? 

Bir çocuğun suça karışması yalnızca çocuğun veya ailesinin tutumlarının bir sonucu mudur?  

Yeni düzenleme bu soruya olumlu cevap veriyor gibi görünmektedir. Hatta belki yalnızca çocuğun. 

Oysa ki bir çocuğun suç işlemesinde; ergenlik, aile, okul, akran ilişkileri, yaşadığı çevre, travmatik deneyimler ve sosyal eşitsizlikler gibi birbirini etkileyen birçok gelişimsel etmen söz konusudur.  

Yıkıcılık, insan yaşamının başından itibaren kendini gösterir. Küçük bir çocuğun agresif eylemlerine karşılık yetişkin misilleme yapmadıkça ya da yıkılmadıkça, çocuk öfkesini taşıyabilen bir yetişkinle karşılaşır. Bu davranışların altında yatan duygular anlaşılmaya ve anlamlandırılmaya çalışıldığında, zamanla eylem yerini düşünmeye ve söze bırakır. Çocuk, önce ailede, sonra okulda ve toplumda engellenmelerle, kurallarla ve kendi sınırlılıklarıyla karşılaşır. Yetişkinlerin desteğiyle bunları zaman içinde içselleştirir ve toplumun etken bir parçası hâline gelir.  

Ergenliğe gelindiğinde ise, o zamana kadar yetişkinlerle, kurumlarla ve toplumla ilişkilerden edinilen deneyimler, farklılaşmış bir bedende ve toplumsal gerçeklikte yeniden sahnelenir. Çocukluğun meseleleri yeniden açılır; bir tür ruhsal hesaplaşma ve yeniden deneyimleme süreci başlar. Bu sürecin sonunda çocuk, kim olduğunu, nasıl bir toplumda yaşadığını ve kendisini nereye ait hissettiğini bulmaya çalışır. En azından idealize ettiğimiz çocukluk böyledir.  

Ancak biliyoruz ki, zorlayıcı ya da yetersiz çevresel koşullarda büyüyen çocuklarda benliğin yıkıcı yönleri, daha sağlıklı yönlerin önüne geçme riski taşır. Özellikle erken ergenlikte akranlara ve grup hayatına yöneliş, büyümenin bir parçasıdır. Bu yöneliş ortak ilgi alanları ve güvenli ilişkiler etrafında şekillenebileceği gibi, çeteler gibi kaotik ve yıkıcı sosyal gruplar ile de yaşanabilir. Çocuk için belirsizlik, kırılganlık ve zayıflığın açık izleri; kendisine vaat edilen sahte bir güçlü konum, güvence ve aidiyet hissiyle örtülebilir. Tam da bu nedenle okul çağındaki çocuklar, gruplaşmalara ve çeteleşmeye özellikle yatkındır.  

Bu nedenle çocukların suça sürüklenmesini yalnızca bireysel tercihler üzerinden açıklamak mümkün değildir. Çocuğun yaptığı eylem bireyseldir; ancak o eylemi mümkün kılan koşullar çoğu zaman toplumsaldır. 

Çocukları suça sürükleyen etmenlere bakmak, faille empati kurmak demek midir? 

Çok yakın zamanlarda arka arkaya yaşadığımız dehşet verici olaylarda, çocukların karıştığı ağır suçların, ölümle sonuçlandığına şahit olduk. Yaşadığımız olaylar, büyük bir acı ve öfkeyi bize dayattı. Kimimiz bunların hiçbirini bir daha yaşamamak için daha ağır cezalar istedi, kimimiz ise bir fail arama ve tüm sorumluluğu ona yükleme çabası içindeydi. Toplum olarak hissettiklerimizin tümü anlaşılabilir.  

Travma çoğu zaman düşünmeyi daraltır; karmaşık nedenleri anlamak yerine hızlı ve kesin çözümler aramaya yöneltebilir. Bu nedenle bütün sorumluluğu yalnızca suç işleyen çocuğa ya da ailesine yüklemek, biraz da toplumun kendi kaygısını ve dehşetini yönetme biçimi hâline gelebilir.  

Ancak toplumun duygusal tepkisi ile devletin sorumluluğu aynı şey değildir. Hukukun görevi, toplumsal öfkeyi olduğu gibi yasaya dönüştürmek değil; tam da duyguların en yoğun olduğu anlarda düşünmeye devam edebilmek ve sorumluluğu ve adaleti koruyabilmektir. Çünkü yasa yalnızca bugünkü olaya verilen bir karşılık değil, gelecekte nasıl bir toplum inşa etmek istediğimize dair de bir tercihtir. 

Geleceğe nasıl bir yatırım yapılıyor? 

Artan çocuk suçluluğu ve şiddetin çocuk yaşlarda daha görünür hâle gelmesi, cezasızlık ve çocukların suç örgütleri tarafından kullanılmalarıyla birlikte tartışılıyor. Çözüm olarak da yalnızca cezaların artık daha küçük yaşlara, daha ağırlaştırılarak uygulanması öneriliyor. 

Çocuk işlediği suçtan elbette sorumludur ve ceza hukuku bu noktada devreye girer. Ancak suç işlemeden önce çocuğu eyleme geçmekten alıkoyan şey yalnızca ceza değildir. Cezalar caydırabilir, evet; ama bir çocuğu ötekilere zarar vermekten asıl alıkoyan, başkalarıyla bağ kurabilmesi, vicdan ve empati geliştirebilmesi, suçluluk hissedebilmesidir. Bu kapasite kendiliğinden ortaya çıkmaz. Çocuk, gelişimi boyunca ebeveynleriyle, öğretmenleriyle, okuluyla ve sonunda toplumla kurduğu ilişkiler içinde sınırla karşılaşır. Otorite, sınır koyarken çocukla ilişkiyi de sürdürebiliyorsa; dürtü ile eylem arasında bir düşünme alanı açılır. Çocuk bekleyebilir, hayal kırıklığına, zayıflığa ve belirsizliğe tahammül edebilir. Otoriterlikte ise ilişki güç ve itaate indirgenir. Çocuk yalnızca cezalandırılıyor ve dışlanıyorsa, hissedilen zayıflık, kırılganlık ve pasiflik katlanılamaz hâle gelir; bağ kurmanın yerini güç gösterisi alır. Ailede, okulda ya da toplumda tutarlı ve güven veren bir otorite yoksa, çocuk kendini düzenlemesine yardımcı olacak dışsal bir yapıdan da yoksun kalır; geriye kalan boşluğu ise çoğu zaman en hızlı güç, aidiyet ve kimlik vaadinde bulunan yapılar doldurur.  

Paradoks tam da burada ortaya çıkıyor. Suça sınır koymayı amaçlayan düzenleme, çocukluk ile yetişkinlik arasındaki en temel sınırı belirsizleştirme riski taşıyor. Oysa çocuk adalet sistemi tam da bu ayrım üzerine kuruludur. Çocuk ile yetişkin arasındaki fark silikleşmeye başladığında, yalnızca cezaların ağırlığı değil, çocukluğu nasıl tanımladığımız da değişmeye başlar.  

Her çocuk aynı koşullarda büyümez. Her aile, her okul ve her mahalle aynı kültürel ve destek mekanizmalarına sahip değildir. Yasalar herkese eşit uygulanabilir; ancak çocukların suça sürüklenme riskleri eşit değildir. Çocuğun işlediği eylemi görürken onu bu noktaya getiren toplumsal koşulları göz ardı etmek, sorumluluğu giderek çocukların veya yalnızca yakın çevresinin omuzlarına bırakmak anlamına gelir. 

Özetle; çocuk hakları ile toplumun güvenliği birlikte düşünülmelidir. Toplumu korumanın yolu yalnızca cezaları ağırlaştırmak değil; uzun vadede çocukların gelişimini, eğitimini, ruh sağlığını ve yeniden topluma katılımını destekleyen mekanizmaları güçlendirmektir. Bu nedenle tartışılması gereken yalnızca çocuklara verilecek cezanın süresi değil, bu cezanın nasıl bir çocukluk ve nasıl bir yetişkinlik üreteceğidir.  

Bugün ağır cezalar verdiğimiz bu çocuklar, kimlik ve aidiyet duygusunun şekillendiği yılları cezaevinde geçirecekler. Yıllar sonra nasıl yetişkinler olarak dışarı çıkacaklar? Kendilerini hâlâ bu toplumun bir parçası olarak hissedebilecekler mi? Yoksa toplumun onları çoktan gözden çıkardığını mı düşünecekler? Toplum onlarla yeniden ilişki kurabilecek mi?  

Belki de en önemlisi: bugün ağır suçlar için yeniden müzakere edilen çocukluğun tanımı ve sınırları, yarın çocuk mağdur olduğunda aynı kararlılıkla korunabilecek mi?